Hayat üzerine çok şey yazılıyor, çiziliyor, anlatılıyor, konuşuluyor…
Sahi neydi hayat?
Göçmen kuşlar gibi bir yere ait olamamak mı?
Bir kafesin içerisinde sıkışıp kalmak mı?
Derin karanlıklar da kaybolmak mı?
Özgürlüğe kanatlanmak mı?
Adımlarının nereye varacağını düşünmeden yol almak mı?
Tanımları hepimiz için farklı…
Hayat içerisinde en çok korktuğum şeylerden biri hissizleşmektir.
Her zaman olduğu gibi denize açılan bir sokağa vardığımda; güneşin doğuşunda, batışında; bir çiçeğin açışında mutlu olmuyorsam hissizleşmişim demektir…
Başımı gökyüzüne kaldırıp nefes almayı, yazmayı bıraktığımda; yeşilin arasında nereye gittiğimi bilmeden koşmayı, hayal kurmak neydi unuttuğumda; gülmekten vazgeçtiğimde hissizleşmişim demektir…
Hayat buydu aslında. Kimi zaman bir yere ait olamama hissi, kaybolmak, hissizleşmekten korkmak sonra bütün bunlardan sıyrılıp özgür olmak…
Hayatın içerisinde bilemediğim, anlamlandıramadığım çok şey olduğu gibi çok iyi bildiğim şeyler de var.
Sevginin olduğu her yer benim için paha biçilemezdir mesela. Çünkü solan bir çiçeği yeniden hayata bağlayandır sevgi, yeşertendir, büyütendir…
Mutsuzluk kokusunu aldığım an arkama bakmadan giderim. Bedenim bazen kalır o an da ama ruhum çoktan gitmiştir uzaklara.. Mutluluk sevmenin, sevilmenin en üst düzeyde yaşandığı, duyguların arşa çıktığı, insanın susuz kaldığı anda yardımına yetiştiği pınar gibidir. Can suyudur.
Sevgi ve mutluluk tohumlarının ekili olduğu her yer de ben varım.
O zaman anlarım ki hala Hayattayım…