Hepimizin derinlerinde bir yer de öpünce bile geçmeyen yaraları vardır. Gözle görülmeyen, duyulmayan, hissedilmeyen, paylaşılmayan… Geçmişten kalan, aileden, yardan, gidenden ve kalandan; adı herkeste aynı ama hikayesi farklı. Her hikâyede biri yaralanıyor işte. Yaralanan kişi yara bandını yapıştırıyor hikayesinin üzerine. İzi baki, acısı geçmemiş ya da yıllanmış oluyor ama gözle görülmüyor. İnsanın yara almasını paramparça olan bir vazonun çarpık çarpık yapıştırılmasına benzetirim. Paramparça olan bir şeyi ne kadar çok istesek de eski haline getiremeyiz, izi ufacıkta olsa daima kalır ya işte aynı onun gibi.
Hayatın bir noktasından yara almakta eskisi gibi olamamaktır. Eskisi gibi olamamakta değişimin kapısından adım atmaktır. Aynı bakmamaktır hayata, hayatını konu alan hikayene, hikayende yer alan insanlara…
Bir vapur geçer insanın içinden, farklı limanlarda dura dura döngüsünü tamamlar. Delice bir dalga vurur kimi zaman, yaralara dokunur. Çalkanır serin sularda insan, anıların hiddetidir aslında savuran. Yarana konu olan hikâye çekmeye çalışır seni kendi limanına, direnirsin. Hikâyeyi hatırlar ama hikayene yarayı dokunduranları teğet geçersin. Değişimi orada görürsün, su sakinler ve durulur. Sana ait olan limanı eninde sonunda bulursun. Demir atarsın ve sonsuza kadar o limanda kalırsın. Anılarınla, yaralarınla, yeni hikayeni yazacak hayatınla bir bütün olursun. Yaranı alır, koyarsın göğsünün derinlerine. O hep oradadır ama su durulmuştur. Suya kocaman bir taş attık, taş önce büyük büyük boğumlar oluşturdu sonra boğumlar küçüldü. Yavaş yavaş su duruldu, vapur sana ait olanı buldurdu…