Bir şiir dinledim gecenin bilmem kaçında, öyle dokundu ki sözleri yüreğime birkaç kelam etmeden duramıyorum şimdi…
Değişimi anlatıyordu sözcükler, yitip giden duyguları, başkalaşan hayatları… Gerçekten ne zaman bu kadar değişti hayatlar? Ne zaman değişti bu kent? Bu kentler mi değiştirdi insanoğlunu, yoksa insanoğlu mu kentleri? Bir şekilde farklılaştı işte hayat, en güzel zamanlar mazi de kaldı.
Basit bir yaşam arıyorum, küçük mutluluklarla dolu. Sadece günü yaşadığım, yarınları düşünmediğim, günün anlarını kaçırmadığım basit bir yaşam. Bunları düşündükçe maziye dalıyor gözlerim. Kalbimin bir köşesinde hatırlanmayı bekleyen o anılar yeniden beliriveriyor. Aynı bu zamanlar; sonbaharın bitişi, kışın kapıya dayanışı, soğuk bir pazar günü. Anneannemde toplanmışız, hava kararmış, sobanın çatırdayan sesi altında pür dikkat simitçinin sokaktan geçmesini bekliyoruz. Simitçinin sesi sokakta yankılandığı gibi anneannem veya dedem seslenirdi. O seslenişe rağmen gidecek diye endişelenir, beşinci kattan koşa koşa inerdim merdivenleri… Anneannemin dur koşma sesi hala yankılanır kalbimde. Simitçinin sarı ışıklı arabasını görünce içimi bir huzur kaplardı. Simitler sarılırken gazete kağıtlarına, anneannemin camdan bana bakışını görünce huzur güvenle bütünleşirdi. Ben içeri girene kadar ayrılmazdı anneannem camdan, elimi yakan simitlerle yine koşa koşa çıkardım merdivenleri. Soğuk ve sıcağın birliğini en çok o zaman hissederdim. İçeriye girdiğimde herkes yerde çoktan toplanmış olurdu. O çayın tadı, simidin kokusu, şen gülüşler… Beni tanıyanlar simit sevmediğimi düşünürler, bir ortamda denk geldiğinde yemediğim için. Anlatmadığım için de bilmezler, oysa ne severim simidi. Sadece o aynı tadı, aynı mutluluğu bulamıyorum. O unutamadığım tat, belki de duyguların tadı, anıların hissiyatı. O tat bilindiği gibi kalsın istiyorum, değişen zamana inat; hatıralarımın arasında bilindiği kalsın. O yüzden hissetmediğim, inanmadığım hiçbir şeyi barındıramıyorum kalbimde, hayatımda…
Kış, Pazar ve Simit demişken nasıl unuturum Bozayı… Simit yoksa boza vardır anneannemde pazar günleri. Nedendir bilmem hem simidin hem de bozanın tadı sadece anneanneme gidince özeldi… Dedem geleceğimizi bildiği zaman alırdı bozayı ya da ben boza yok mu diye sorduğumda üşenmeden, soğuğa aldırmadan gider, alır ve gelirdi. Herkese sırayla ikram ederdim bozadan. Dedem en çok bardakta severdi, bol tarçınlı. Kaşıkların şıngırtısı, edilen sohbetin sıcaklığı yine nasıl düştü gözlerimin önüne. Kalemimden dökülenler resmediyor sanki maziyi. Simit gibi bozayı da yiyemiyorum artık, her şey o kalabalıkta güzeldi çünkü. Asıl sorun simidin ya da bozanın değişen tadında değil değişen zamanın ya da değişen kentin ekseninde farklılaşan hayatlarda. Ben bu farklılaşan hayata teslim olmak istemiyorum. O simidin, bozanın, şen gülüşlerin gerçek sohbetlerin tadını, hissiyatını bir şekilde bulmak istiyorum.
Deniz kenarına gittiğim zaman kışsa soğuğa aldırmadan küçük tabure ve masada yediğim balık ekmeğin tadını, kar yağınca yüzümü gökyüzüne çevirip dakikalarca öylece durmayı, anneannemin evinde duran sümbülün kokusunu, yer sofrasını, bahçedeki odun ateşinde pişen şipiti, anneannemin radyosunda çalan şarkıları ve daha nicesini unutmadan bugünümde ve var ise yarınlarımda yaşamak ve yaşatmak isterim. Küçük gibi gözüken ama bana çok büyük mutluluk veren bu değerler bende baki, basit yaşamaktan uzaklaşılan bu zamana inat. Ancak bu değişen dünyada duygulara, aşka nasıl yer kalacak tereddütlüyüm. Gerçek aşka, gerçek duygulara ne yazık ki inancım buruk. Ne zaman gerçeğine kavuşurum her şeyin belki o zaman anlarım bir şeylerin değişmeye başladığını. İşte böyle diyor Yıldız Kenter:
‘‘Neden çıktı bu plastik çiçekler? Neden plastik bu çiçekler?...
Gökdelenlerin gölgesinde başını kaldıramıyor mu kır çiçekleri? O kentlerin koşuşturmasında vaz mı geçildi nergisin kokusundan? Basit yaşamak zorlaştı insanlar kente teslim oldu.’’
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder