HIDIRELLEZ
Hıdırellez deyince ilk anneannemin anlattıkları canlanır hafızamda. Anlattıklarını sanki ben yaşamışım gibi film şeridi halinde geçer geçmiş zamanda kutladıkları bu gelenek. Anneannem de benim gibi hisseder anlatırken, gözünün önünden akıp gidermiş yaşadıkları, öyle der. Bizim zamanımızdaki gibi kutlanmıyor şimdi diye anlatır anneannem. Küçük olduğunu ama yine de hatırladığını söyler. İnsan hafızası böyle bir şeydir işte. Kimi zaman ona en iyi gelen, en mutlu olduğu anıları devamlı yeşertir. O yeşertme için ufacık bir kelam yeterlidir.
‘‘Hıdırellez sabahı erken kalkılır, yeşilliğin olduğu bir alana gidilir, kapıların önü süpürülür, herkesin kapısına yeşil dal bırakılır, evlerden evlere halatlar gerilir ve büyükçe bir salıncak kurulur. Gül dibine dilek dilenir, kalem veya anahtarlık konur, yazılar yazılır, ertesi gün yazılan kâğıt alınır, akan suya gidilir ve şöyle dua edilir: Duru su akan su, rabbim senin dilediğini vermiş, sende benim dilediğimi ver su… Gece ateş yakılır, herkes üzerinden atlar, dömbelek çalınır, şarkılar ve bolca neşe, diye anlatır anneannem.’’ Ve sonra ekler; Şimdi bizim zamanımızdaki gibi kutlanmıyor…
İşte o zaman gözlerinden okurum anneannemin geçmişe olan özlemini. Sanki o anları ben yaşamışım aynı duyguları paylaşmışım gibi bende de belirir bir özlem duygusu. Nedendir bir türlü anlam veremiyorum, çok özenirim onların zamanına. Şu an da böyle gelenekleri aynı duyguyla yeşertemediğimiz, mektup yazmaktan bir haber olduğumuz, bir yudum ekmeği paylaşmanın duygusunu yitirmeye başladığımız, birliği beraberliği kalabalıkları kaybettiğimiz için buruk hissederim.
Şimdi de bir kalabalık var herkesin etrafında. Görünenin aksine çoğu kişi o kalabalığın içinde yalnız… Önceden yalnızlıklar bile paylaşılırmış. Şimdi bakıyorum sevgiler bile paylaşılamıyor bazen. Kapılmışız, bir akışa sürükleniyoruz oradan oraya. Gerçeklerin peşine gitmekten, doyasıya yaşamaktan aşkı, sevgiyi, mutluluğu korkuyoruz.
Dışarıda güneş açmış, bahar salmış saçlarını tel tel gökyüzüne… Baharın ve yazın neşesi şimdiden sinmiş üzerime. Güzelliklerle gelsin bahar, herkesin kalbinden geçen o dilekler, hayaller baharın neşesiyle yeşertsin bizleri…
Sahi Hıdırellezle ilgili merak ettiğim bir konu vardır. Büyükanneannem yaşıyor olsaydı eğer onunla da konuşurdum bu geleneği. Bulgaristan’dan göç etmeden nasıl kutlanıyordu orada bu gelenek? Tıpkı kızı gibi o da eskisi gibi kutlanmadığını dile getirir miydi? Marteniçkasını takar mıydı mesela? Taktıysa gerçek olmuş muydu dileği? Şimdi bileğime takılı olan marteniçkaya bakarken tuttuğum dilekten ziyade dinlediğim geçmiş yılların rengi canlanıyor gözlerimin önünde. Garip bir mutluluk kaplıyor içimi…
Hadi öyleyse gelsin Mayıs, atlansın ateşin üstünden, gül ağacına yazılsın çizilsin hayaller, leylek görülsün çıkarılsın marteniçkalar, yaşatılsın bu gelenek…
Sa o Roma, babo, e bakren čhinen
A me, čoro, dural bešava
A, odo, daje, amaro dive
Amaro dive, Ederlezi…