24 Kasım 2024 Pazar

DEĞİŞİMİN AĞIDI

Bir şiir dinledim gecenin bilmem kaçında, öyle dokundu ki sözleri yüreğime birkaç kelam etmeden duramıyorum şimdi…

Değişimi anlatıyordu sözcükler, yitip giden duyguları, başkalaşan hayatları… Gerçekten ne zaman bu kadar değişti hayatlar? Ne zaman değişti bu kent? Bu kentler mi değiştirdi insanoğlunu, yoksa insanoğlu mu kentleri? Bir şekilde farklılaştı işte hayat, en güzel zamanlar mazi de kaldı. 

Basit bir yaşam arıyorum, küçük mutluluklarla dolu. Sadece günü yaşadığım, yarınları düşünmediğim, günün anlarını kaçırmadığım basit bir yaşam. Bunları düşündükçe maziye dalıyor gözlerim. Kalbimin bir köşesinde hatırlanmayı bekleyen o anılar yeniden beliriveriyor. Aynı bu zamanlar; sonbaharın bitişi, kışın kapıya dayanışı, soğuk bir pazar günü. Anneannemde toplanmışız, hava kararmış, sobanın çatırdayan sesi altında pür dikkat simitçinin sokaktan geçmesini bekliyoruz. Simitçinin sesi sokakta yankılandığı gibi anneannem veya dedem seslenirdi. O seslenişe rağmen gidecek diye endişelenir, beşinci kattan koşa koşa inerdim merdivenleri… Anneannemin dur koşma sesi hala yankılanır kalbimde. Simitçinin sarı ışıklı arabasını görünce içimi bir huzur kaplardı. Simitler sarılırken gazete kağıtlarına, anneannemin camdan bana bakışını görünce huzur güvenle bütünleşirdi. Ben içeri girene kadar ayrılmazdı anneannem camdan, elimi yakan simitlerle yine koşa koşa çıkardım merdivenleri. Soğuk ve sıcağın birliğini en çok o zaman hissederdim. İçeriye girdiğimde herkes yerde çoktan toplanmış olurdu. O çayın tadı, simidin kokusu, şen gülüşler… Beni tanıyanlar simit sevmediğimi düşünürler, bir ortamda denk geldiğinde yemediğim için. Anlatmadığım için de bilmezler, oysa ne severim simidi. Sadece o aynı tadı, aynı mutluluğu bulamıyorum. O unutamadığım tat, belki de duyguların tadı, anıların hissiyatı. O tat bilindiği gibi kalsın istiyorum, değişen zamana inat; hatıralarımın arasında bilindiği kalsın. O yüzden hissetmediğim, inanmadığım hiçbir şeyi barındıramıyorum kalbimde, hayatımda…

Kış, Pazar ve Simit demişken nasıl unuturum Bozayı… Simit yoksa boza vardır anneannemde pazar günleri. Nedendir bilmem hem simidin hem de bozanın tadı sadece anneanneme gidince özeldi… Dedem geleceğimizi bildiği zaman alırdı bozayı ya da ben boza yok mu diye sorduğumda üşenmeden, soğuğa aldırmadan gider, alır ve gelirdi. Herkese sırayla ikram ederdim bozadan. Dedem en çok bardakta severdi, bol tarçınlı. Kaşıkların şıngırtısı, edilen sohbetin sıcaklığı yine nasıl düştü gözlerimin önüne. Kalemimden dökülenler resmediyor sanki maziyi. Simit gibi bozayı da yiyemiyorum artık, her şey o kalabalıkta güzeldi çünkü. Asıl sorun simidin ya da bozanın değişen tadında değil değişen zamanın ya da değişen kentin ekseninde farklılaşan hayatlarda. Ben bu farklılaşan hayata teslim olmak istemiyorum. O simidin, bozanın, şen gülüşlerin gerçek sohbetlerin tadını, hissiyatını bir şekilde bulmak istiyorum. 

Deniz kenarına gittiğim zaman kışsa soğuğa aldırmadan küçük tabure ve masada yediğim balık ekmeğin tadını, kar yağınca yüzümü gökyüzüne çevirip dakikalarca öylece durmayı, anneannemin evinde duran sümbülün kokusunu, yer sofrasını, bahçedeki odun ateşinde pişen şipiti, anneannemin radyosunda çalan şarkıları ve daha nicesini unutmadan bugünümde ve var ise yarınlarımda yaşamak ve yaşatmak isterim. Küçük gibi gözüken ama bana çok büyük mutluluk veren bu değerler bende baki, basit yaşamaktan uzaklaşılan bu zamana inat. Ancak bu değişen dünyada duygulara, aşka nasıl yer kalacak tereddütlüyüm. Gerçek aşka, gerçek duygulara ne yazık ki inancım buruk. Ne zaman gerçeğine kavuşurum her şeyin belki o zaman anlarım bir şeylerin değişmeye başladığını. İşte böyle diyor Yıldız Kenter: 

‘‘Neden çıktı bu plastik çiçekler? Neden plastik bu çiçekler?...

Gökdelenlerin gölgesinde başını kaldıramıyor mu kır çiçekleri? O kentlerin koşuşturmasında vaz mı geçildi nergisin kokusundan? Basit yaşamak zorlaştı insanlar kente teslim oldu.’’

19 Kasım 2024 Salı

Kalp bir gün unutursa mı biter, akıldan silinince mi yaşananlar?

Yoksa akıl unutur, kalp yaşatır mı?

Hangisi hangisine galip gelir?

Akıl film makinesi gibi kaydederken her şeyi duyguların kor ateşi kalpte tutuşur.

Belki de tartışmaya hiç gerek yoktur,

Sakince sevmek yoksa aşkın inancında 

Aklın ve kalbin yolu bir olur.

Vazgeçersin, bir daha sevmemeye yemin edersin...

17 Kasım 2024 Pazar

EZAN SESİ

Şu hayatta en sevdiğim şeylerden biri dinlemektir; hayattan küçük kesitler, geçmiş, anılar, kısacası küçük gibi gözüken ama anlamı çok derin olan hikayeler. Hayat bu, karşıma da sürekli kalbimin bir köşesinde anımsayabileceğim hikayeler beliriverir bir an da. Bir başkasının hikayesini acı ya da tatlı dinlemek paha biçilemezdir benim için. Anlatılan hayat hikayelerinde her zaman gerçek duygular barınır çünkü. Hayatın kendisini ancak o zaman görebiliriz. 

Bugün de o anlardan birini yaşadım, hiç beklemediğim bir an da hiç tanımadığım birinden, kısa bir süreliğine bir hikâye dinledim. Şöyle diyordu hikâyenin sahibi: ‘‘Bir ses duydum, hiç bilmediğim bir ses. Öyle etkileyiciydi ki o an ne yapacağımı bilemedim tekrardan o sesi duyabilmek için dakikaları saydım.’’

Bir kadın girdi içeriye, öyle bir neşeyle, gülümsemeyle. Birbirimizi hiç tanımamamıza rağmen gülümsedik ve konuşmaya başladık. Tabiri caizse kırık Türkçeyle anlatmaya başladı. Hiç bilmediği bir ülkeye sevdiği adam için gelmiş, gerçekten çok sevmişler birbirlerini. (Anlatırken bile gözleri doluyordu)

Türkiye’ye ilk geldiğinde bir ses duymuş, o ses tüm hayatını değiştirmiş. Ezan sesinden bahsediyordu, daha önce hiç bu kadar etkilenmemiş. Ezan sesinin duyulmasını bekler olmuş. Farklı dinden olmasına rağmen bir yakınlık hissetmiş ezan sesine. Müslümanlığı daha öncesinde hiç bilmediğini, Müslüman bir aileye gelin geldiğini ama eşinin kendisini hiçbir anlamda zorlamadığını ifade ediyordu. Daha sonra çok araştırmış ve kendi isteğiyle Müslüman olmuş. Boynundan hiç çıkarmadığı haç kolyesini din değiştirdikten sonra taşımak yük olmuş. Şimdi ağzından tek bir sözcük dökülüyordu; Şükür…

Eşini bir yıl önce kaybetmiş… (Gözleri buğulanmaya devam ediyordu) Eşinin ailesiyle beraber aynı apartmanda devam ediyormuş yaşamına. Ülkesine geri dönemeyeceğini buradaki o duyguyu orada yakalayamayacağını, buradan ayrılamayacağını ifade ediyordu. 

Kendini bir yere ait hissedebilmek ne müthiş bir duygudur. Önce eşini bulmuş, sonra kendisine bir vatan…O vatan koca bir dünya sunmuş kendisine. Dini öğrenmiş, komşuluğu öğrenmiş, hayatı öğrenmiş… 

Kısa bir zaman diliminde kocaman bir hikâyenin içine dahil olmuştum birden. Rolüm ufacık, sadece anlatıcısıyım bu hikâyenin. Gözleri neşe saçan o hanımefendi, tanıştığına memnun olduğunu belirtmeden ayrılmadı yanımdan… Bana bunları neden anlattı sahiden bilmiyorum. Tek bildiğim hiçbir şeyi bilememek hayatla ilgili. Yarın ne olacağını, bize hangi hikâyede hangi rolün düşeceğini bilemeden yaşıyoruz. 

Evet, doğduğumuz andan itibaren bir hikâyenin içinde var oluyoruz. Hep bir şeyler yazılıyor ve çiziliyor o hikâyede, roller değişiyor kimi zaman. Bugün öğrendiğim kadarıyla önemli olan hikâyenin nasıl başladığı değilmiş, her şey nasıl devam edeceğiyle ilgiliymiş. İnsan kendini ait hissettiği yer de yaşamalı, ait hissettiği kalpte yaşatmalı hikayesini, ait hissettiği vatanda büyütmeli o hikâyeyi ve ait olduğu kalbi. Kendime de öğütledim bunu. Hikayelere hep inanırım şimdi ait olma hissine de inanıyorum. Ait olduğumuz yer de hikayeler büyütmek dileğiyle…

Vesselam. 

Sena UZ

16.11.2024

13 Kasım 2024 Çarşamba

PENCEREMDE AY IŞIĞI

Her gece saat on biri çeyrek vurduğunda pencerenin ardında yolunu gözlerdim,

Gölgen vurduğu an sokağın başına kalbimin delicesine çırpınışını dün gibi anımsarım

Nasıl unutabilirim bir bakışının ardında dünyayı bulduğumu?

Sevda denizim olduğunu, gözlerinde gökyüzüne kavuştuğum, 

Bir gelişinle ay ışığını bulduğum…

Şimdi ne ay ışığı vuruyor pencereme ne de perdem açılıyor saat on biri çeyrek geçtiğinde.


6 Kasım 2024 Çarşamba

ENDİŞE

Ne zaman soğuklar düşer zamana en çok öyle düşersin aklıma…

Çok kıymetlim gittiğinden beri sonbahar yaralıdır bende. En çok o zaman üşürüm, en çok o zaman gölgelenir yüzüm, dalar giderim uzaklara…

Sevdiklerimiz için her zaman çok endişeleniriz, korkarız. Koca bir çınar gibidir endişe, budaklanan dalları sarılır insanın yüreğine. Kimi hayatın zorlu koşullarında geçim endişesi yaşar, kimi hayatındaki birini kaybetmekten endişe duyar, kimi cesaretten, kimi değişimden, kimi sınanmaktan… Hep bir endişe vardır insanın derinliklerinde. Düşünceler derya olur, derya bile endişeye tutulur. 

Peki ya kaybedilene duyulan endişe nasıl açıklanır?

Daha önce çiçekler ektik toprağına, alıp götürdüler. Çokça sorguladım bu kadar mı değişti insanoğlu? İşte o günden sonra tuhaf ve bambaşka bir endişe kaplar oldu içimi. Sırtımı sana her yasladığımda endişe nedir bilmezdim, gövdesi endişelerden oluşan o ağacın dalları erişemezdi kalbime. Sen gittikten sonra ekilen toprağına kondurduğumuz o küçücük tomurcuğa sımsıkı tutunan çiçekler umut olmuştu bana. 

Yine çok haklısın, yine sözlerin çalınıyor kulağıma. Sesini her unutur gibi olduğumda verdiğin öğütler sıralanır hafızamda. Hiçbir şeyin seni yıpratmasına, üzmesine izin verme, endişelerin seni yarınlarını yaşamaktan mahrum bırakmasın derdin. Yine ekeriz o umut çiçeklerini, yeniden deneriz, endişeleri bir kenara bırakıp en güzel duygulara tutunuruz yeniden… Arada unutsam da, hayat bir şekilde çıkarıyor karşıma. Bir güneş parıltısında, kaldırım aralarından çıkmayı başaran çiçeklerin yansımasında…

Bu dünya telaşında, bana duyguların varlığını anılarla hatırlattığın için sana minnettarım. Endişe bu defa yaraşamadı derinlerime. 

Vesselam…

4 Kasım 2024 Pazartesi

Haftalardır elim kaleme gidiyor da yazabiliyor musun diye sorun… Türlü duygu selinde sürüklenip gitsem de şiirlerim dahi anlatamadıysa düşüncelerimi vay halime :)

En çok bir yılı geride bırakırken yazmak isterim, sanki bir film sarmalı gibi geçer gözlerimin önünden geçmişte kalanlar, geçmişte bıraktıklarım. Yılın son günlerine kadar düşüncelerim değişir mi sahiden bilmiyorum ama bu yazılanların başlığı olacaksa şayet adı İnancını Kaybetmek olur, Kaybolan İnancım olur. 

İnsanoğlu dünyaya gelirken en saf en temiz duygularla açar gözlerini hayata, bembeyaz. Sonra o beyaz sararmaya başlar, sararma yerini karaltıya bırakır. Duygular körelir, insanlar değişir. Değişmek çoğu zaman kulağa kötü gelir, değiştim demek ya da değişimi kabullenmek zordur. Hepimiz değişiriz, önemli olan o değişim de köreltmemektir duyguları, siyaha kapılmamaktır. İşte en çok burada kaybolmaya başladı inancım…

Siyaha dönen duyguları gördükçe, kanar oldu yüreğim. Hani nerede anneannemin anlattığı o eski duygular, o birlik ve beraberlik. Bir yakınma değil bu anlam verememek. Sevgiden niye korkar insanoğlu, merhametten, gözlerde ışıltıyı görmekten? Korkanlar bir tarafa, ya o parıltıyı söndürmekten korkmayanlar? İşte en acısı burada. Korkan iyileşir zamanla ya korkmayan, ne fayda eder ona?

Bir yazı okudum geçenlerde: ‘‘Yılın bitmesine iki ay kala sanırım hepimiz sonsuza dek sürsün istediğimiz biriyle bağımızı kopardık’’ diyordu. 

O bağ koptuysa inancım kırgındır,

Şiirlerim susmuştur.

İhmal edilen duyguların soluşunu izledikçe, sözler kalpte yarım kaldıysa inancım kaybolmaya yüz tutmuştur.

Korkmayanlarla bir şekilde denk düştüyse yolum inancım kaybolmuştur...

Hatırlamak ne garip bir duygu Hayatın akışında tanıdık olaylar silsilesi Bir renkten, bir bakıştan, bir hüzünden, bir gülümseyişten… İşte bu...